157
0

Doğru Karar, Yanlış Karar, Gerçekleşen Hayal: 2022’den ne öğrendim?

157
Okuma Süresi: 8 dakika

Geçen yıl biterken, 2022’nin son günlerinde, kendime kitaplarım, bilgisayarım, defter ve kalemlerimle baş başa birkaç gün ayırma fırsatı bulmuştum. Bir içe dönük için bunun nasıl bir ödül, nasıl bir tek kişilik festival olduğunu bilen bilir.  

O günlerde hayatıma damgasını vuran iki eserle tanıştım:

Biri, A Star is Born filmi. Filmler konusunda kötüyümdür, yani herkesin kült saydığı filmleri genelde izlememiş olurum. ‘Bunu da mı izlemedin, yok canım sen nerede yaşıyorsun?’u çok duyarım mesela. Çünkü ben hep ‘feel-good movie’ dediğimiz, insanların güzel, konuların mutlu olduğu, bana kendimi iyi hissettiren filmleri izlemeyi tercih ederim. Sırf sanatsal değeri yüzünden beni türlü bunalımlara sürükleyecek filmlerden uzak dururum, katarsis bana göre değil.

A Star is Born’u da, yakışıklı Bradley Cooper ve yetenkli Lady Gaga baş rolde olduğu için kendime uygun gördüm; bir de konu müzik olunca. Hemen izlemeye koyuldum. Fakat beklediğimin çok ötesinde bir film çıktı, izlediğim anda çarpıldım. Özellikle 30 yaş sonrası tamamen mantık odaklı biri oldum, duygularımla pek işim olmuyor, inişler çıkışlar, ağlamalar sarsılmalar hep gençlikte kalmış gibi. Fakat bu film kalbimi açıp elini en derine soktu. İzlerken her iki kahramanın hislerini kalbimin en derininde hissettim, aşkı, acıyı, değişimi, pişmanlığı, gelişimi, başarıyı, başarısızlığı… Bir ilgi alanım, beni böyle etkileyen filmleri eni boyu araştırmak. Bradley Cooper’ın bu filmin sadece oyuncusu değil, yapımcısı da olduğunu bu vesileyle öğrendim. Oprah’la filmle ilgili konuştuğu bir videoda diyordu ki, ‘Bütün konu özgünlük (authenticity).’

Tabii insanın kalbi bir kez açılınca, hemen aklına hep kalbinde yatan hayaller gelir, zaten oradan hemen fırlamaya çok gönüllüdürler. Benim de karşıma yine yazmak geldi. Bilenler bilir, yıllardır düzensiz olarak yazdığım bir blogum var. Okuyanlar sağ olsun ki bu düzensizliğe rağmen ne zaman yazsam çok okunur, çok yorumlanır, sevilir. Hazır yeni yıl gelirken, bu konuyu bu kez her zamankinden daha ciddi ve disiplinli bir şekilde ele almaya işte tam o zaman karar verdim. 17 yaşımdayken, şan hocam  ‘Şarkı söylemeyi çok seviyorsun, başarıyorsun da ama emin ol, bu işin haline gelirse senin için anlamı değişecek, müzik dinlemekten bile aynı zevki alamayacaksın.’ demişti. Bence bir gence verilecek kötü bir tavsiyeydi çünkü her aşk gibi sanatla olan aşkımız, ilişkimiz de başına gelenlerle bitmez, sadece şekil değiştirir. Ancak o zamanlar, başka dış etkenlerle birlikte beni ‘sanatın bir meslek seçimi olamayacağına’ inandırmayı başarmıştı.

Neyse ki sanat acayip bir aşk, istersen mesleğin haline gelsin, ister kalbine göm, yan yoldan seninle yürümeye devam etsin, seni asla ama asla terk etmiyor. Hele ki böyle kalbinin derinlerine eriştiğin zamanlarda ‘Ben buradayım, beni unutma! Su yüzüne çıkar, hala buradayım!’ diye bağırıp duruyor. Sanatsal bir arzuya sahip olmak, anne olmak gibi bir şey, bir kez arzu doğduğunda artık hep var; istesen de, sevsen de, uzaklaşsan da, kızsan da, hep orada. Dolayısıyla ‘sanatsal isteklerini görmezden gelmek’ ve ‘mantıklı bir hayatı seçmek’ iki ayrı seçenek gibi gözükse de, böyle zamanlarda gafil avlanıyorsun.

Yeni yıl hedeflerini yazmak

Tam da o günlerde, çok sevdiğim bir arkadaşım bana 2022 için bir hediye kutusu gönderdi. İçinde ’22 for 2022’ adlı bir kart vardı. 2022 için 22 dileğini yazacağın bir kart.

Aynı günlerde hayatıma, bir de kitap girdi: Atomik Alışkanlıklar

‘Alışkanlıklarınız kimliğinizi somutlaştırma şeklinizdir. Her gün yazark yaratıcı bir insanın kimliğini somutlaştırırsınız..’

‘Olduğunuz kişiyi değiştirmenin en pratik yolu, yaptığınız şeyi değiştirmektir.

Ne zaman bir sayfa bir şey yazsanız, bir yazar olursunuz.’

Bu kitap da, film gbi, benim için sarsıcı oldu. Hediye kutumdan çıkan o karta ilk maddede;

‘Identify yourself as writer.’ yazdım. (Kendini bir yazar olarak tanımla.)

Daha bunu yazarken bile korkuyla dolu olduğumu biliyordum. Ama bu yıl buna inanmaya, hatta bunu yılın tek hedefi yapmaya kararlıydım. Dijital dünyaya düzenli içerik üretmeyi sevmediğimi biliyordum, yine de önce denedim.

Bazı kaynakların tavsiyesiyle, her gün yazmaya ve yazılarımı her gün blogda yayınlamaya başladım, 1,5 ay sürdü. Ne zaman yazmayı düzenli bir alışkanlığa dönüştürsem  ve dijital dünyanın normlarına uydurmaya çalışsam; yani hashtagler, yayınlama saati vb. derken, kendimi bir anda bir şeyin yaratıcısı değil kölesi olarak buluyordum. Bu da bütün enerjimi emiyordu. Kısa süre içinde, bunun benim yolum olmadığını bir kez daha anladım.

Yapmam gereken, uzun zamandır hayal ettiğim gibi bir kitap yazmaktı. Aslında bu ilk kitabım olmayacaktı, bundan 10 yıl önce ilk romanımı yazmış ama yayınevi görüşmelerinde tükenmiş, sonunda tam bir yayıneviyle anlaşmak üzereyken bu hayalimi çöpe atmaya karar vermiştim. O zaman kitabı Instagram’ın ilk romanı diye, her gün parça parça Instagram’da yayınlamıştım ve bir anda dijital bir proje olarak yine kendi sektörümün dergilerinde haber olmuştu. Güzel de olmuştu, okuyanı, takip edeni, sonraki bölümü merakla bekleyeni çok olmuştu. Ama hayalimin tam olarak bu değil, gerçek bir kitap, yani elimizde tutabildiğimiz, basılı, geleneksel bir kitap yazmak olduğunu biliyordum.

Fakat aynı zamanda bildiğim, alışkanlıkları sürdürmede başarısız olduğumdu – çoğumuz gibi. Hayat zorlaştığında, işler yoğunlaştığında ve her şey fazla geldiğinde bu tip ek işleri ‘bırakmaya’ meyilliydim. Bu yüzden, eğer bir kitap yazacaksam yanımda benim ‘bırakmama izin vermeyecek’ bir yoldaşım olması gerektiğine kanaat getirdim ve var gücümle hiç bilmediğim bir sektörde, kendime bir editör – yazar koçu aramaya koyuldum. Kapısını çaldığım ilk 10 küsür kişi, daha önce kitabı yayınlanmamış bir yazarı kabul etmediklerini kibarca belirterek kapıları yüzüme kapadılar. Ama biri, ‘aslında bu ara proje alamıyorum fakat kitabınızın konusu çok ilgimi çekti, birlikte çalışabiliriz’ dedi. Kendisine, istediğimin, kitabın ilk kelimesini yazdığım andan itibaren benimle tüm yolu yürümesi olduğunu anlattım, kabul etti. Böylece Mayıs ayında, tüm yıla yayılacak yazma yolculuğum başlamış oldu. Şu anda yıl sonunda, kitabın bitmiş ikinci taslağı üzeirnde çalışıyorum ve yayınlanmasına az kaldığı için heyecanlıyım. Bu süreç içinde gerçekten vazgeçmek istediğim, yetişemeyeceğimi düşündüğüm, geceleri ve sabaha karşı ancak yazabildiğim bu kitaba enerjimin yetmeyeceğini hissettiğim çok an oldu ama işte can yoldaşım ve editörüm Serda benim bu anlarda düşmeme engel oldu. Çok mutluyum, bunu tek başıma ve desteksiz gerçekten yapamazdım, Atomik Alışkanlıklar harika bir kitap ama formu gereği cansız sayfalarıyla beni düşerken tutmak için yetersiz kalırdı.

Bu vesileyle, birçok ortamda benden daha kitap basılmadan ‘yazarımız, yazarın kitabı, bu kitabı yazan yazar’ şeklinde bahsetmeye başladılar ve bu gerçekten kendi tanımımı oluşturmama yardım etti. Ne güzel değil mi? Hayallerimi yeniden hatırlayıp hayata geçirdiğim, kalbimi sonuna kadar açtığım bir modla yeni seneye giriş? Oysa bunlar olurken, hayatımın başka bir tarafında kendi ayağımın altından zemini çektiğimin ve hayatımda ‘pişman oldum’ diyeceğim ilk kararı verdiğim korkunç bir hata yaptığımın hiç farkında değildim.

Kalbinin sesini kısmanın bedeli

Sene biterken, aşkla sevdiğim ve çok inandığım bir işim vardı; fakat bazı hedefler sebebiyle, ‘mantık’ tarafımla değiştirmeye karar verdim. Aslında bir teklif geldi. Ve içimden bir ses bana ‘asla, asla kabul etme, bu çok sevdiğin yerde kal, kalmalısın!’ diye bağırıyordu. İlk başta, alışık olduğumu yapıp kalbimin sesini dinledim ve teklifi reddettim. Fakat beklenmedik bir şey oldu, aynı teklif birkaç ay sonra yeniden geldi. Bu kez yapılabilecek en  büyük hatayı yapıp, karar aşamasında başkalarının fikrini almaya başladım. Oysa çok küçük yaşlardan beri bunun yanlış olduğuna inanır ve bu yola hiç başvurmam. Aşk olsun, iş olsun, bir şey satın almak olsun özellikle majör konularda hep kendim sessizce, başıma buyruk karar verir, en yakınlarıma bile sonradan haber veririm. Ama bu kez nedense, kalbim çok net olmasına karşın, yolu benim yolum olmayan, benle aynı şeyi görüp hissetmeyen insanların fikrine güvenmeyi seçtim ve kalbim acıyarak, o teklifi kabul ettim.

Hayatımın iş anlamında geçen en kötü 6 aylık dönemi böyle başladı. Dilini anlamadığım, ruhumun kustuğu bir deneyimdi. Nasıl ve neden böyle bir hata yaptğımı şimdi geri dönüp düşününce asla ama asla bilmiyorum, mutlaka bir hayır vardı diyorum ama, böyle olacağını aslında kalben çok önceden biliyordum.

Aynı dönemde bir başka garip seçim olarak, gidip saçlarımı sarıya boyattım. Doğallıktan yana olduğumu yıllardır bilen biri olarak; neden böyle bir işe giriştiğimi de anlamadım, daha saçıma o aluminyum folyo paketler takılırken, koşa koşa eve gidip saçımı kendi rengine geri boyayacağımı biliyordum. Bir şekilde, kayıp hissettiğim ve anlamlandıramadığım seçimler yaptığım bir dönemdi. Tam da doğumgünüm zamanı oldu bunlar, demek ki dedim, benim tılsımlı zamanım yılbaşı olabilir ama asla doğum günü dönemim değil 🙂

Yılın yarısı geldiğinde ayağına taşlar takılan ve enerjisi düşen hedefler

Birkaç ay geçtiğinde, iş çok kötü, ruh halim çok kötü, üstünde çocuk bakımıyla ilgili sorumluluklarım çok ağır ve ben tükenmiş durumdaydım. Neyse ki o halde bile, A Star is Born soundtrackini dinleyip küçük dakikalarda da olsa kendime o ilham dolu hali hatırlatmayı, Atomik Alışkanlıklar’ı baş ucumda tutup arada birkaç satır tekrar tekrar okumayı hiç ihmal etmedim.

Atomik Alışkanlıklar’ın bir önerisi, bir şeyi alışkanlık haline getirmek istiyorsan, onu günlük hayatının görünür bir parçası haline getirmekti.

‘Ortamınızı tasarlayın. İyi alışkanlıkların işaretlerini belirgin ve görünür kılın.’

Bunu tam 1 Ocak 2022’de uygulamdım ve evimizdeki atıl bir odayı, kendi ‘yazı’ odam haline getirdim. Oraya dev bir kütüphane yaptım, defterlerimi ve en sevdiğim kalemlerimi yerleştirdim. Karşıma en sevdiğim sözleri yazıp astım. Artık benim evin içinde kutsal bir mekanım vardı ve o, yazmakla ilgiliydi. Tabii ki orayı iş için kullandığım, çalıştığım da oldu ama o ortam bana daima, yazmanın benim hayatımın artık merkezde bir parçası olduğunu hatırlatıyordu.

Çalışma odamdan
Çalışma odamdan

Bir yandan bu yıl, ilk kez ‘orta yaş’ ile ilgili bir hisse kapıldığım bir yıl oldu. Bir anda, ‘önümde sonsuz bir zaman var ve ne olacak, şimdi geçiştireyim, istediklerimi bir ara yaparım’dan, ‘önümde sınırlı zaman var’ düşüncesine geçtim. Bunu pozitif bir geçiş olarak görüyorum, insanı yerinden kalkıp bir şeyler yapmak için motive ediyor.

‘Aslında olabileceğin kişi olmak için hiçbir zaman geç değildir.’

George Eliot

Orta yaşın, ergenlikle benzer bir ruh hali olduğunu anladım; çılgınlıklar, içinden geleni koşa koşa yapmak, tutkularına dört elle sarılmak için yine harika bir zaman dilimi.

Yılın sonuna yaklaşırken, neyse ki işteki kabusum son buldu. Daha önce iki kez, hiç kendime uygun olmadığını bildiğim işlere girmişliğim vardı, çok daha eski yıllarda. Birinde iki, birinde üç hafta çalışıp koşarak uzaklaşmıştım. (Kalbimin sesinin daha açık oluğu yıllardı.) Bu kez nedense bu süreci uzattım ve tam 6 ay buna dayandım. Sonrasında özüme döndüm ve içime çok sinen, kalbimin evet dediği bir işe, yine kimselere sormadan, ‘Kimsenin etkisi altında kalmadan, kendi özgür irademle evet’ dedim. Çok şükür, taşlar yeniden yerine oturdu.

Bir kez daha biliyorum ki hayatta ‘kendi vatanımız’ ve ‘uzak diyarlar’ olan seçimler var. Bunlar kimi zaman insanlar, kimi zaman işyerleri, bazen aktiviteler, bazen hobiler. Bunu bulmanın, anlamanın kendini dinlemekten başka yolu da yok. Ayrıca ‘tüm kalbimizle çok sevdiğimiz’ şeylerin, birleştirince anlamlı bir küme de oluşturması gerekmiyor. Aslında özgünlük tam da burada devreye giriyor, insan her konuda bambaşka şeyleri, hiç beklenmeyecek yerleri, birbirine hiç benzemeyen insanları, çok garip hobileri sevebiliyor ve bunları ‘normalleştirmeye’ çalışmamak gerekiyor.

Bu yıl biterken,  A Star is Born’un geçen yıl bana yaptığı gibi kalbimin kapılarını ardına kadar açan ise, bu kez bir kitap oldu: Büyük Sihir

Yazarı Elizabeth Gilbert, ‘Ye, Dua Et, Sev’in yazarı. Artistik sürecimizi nasıl sürdürülebilir kılacağımızı, ‘ya hep ya hiç’çi olmamayı, yaratıcılığın nasıl en doğal ve yüce yaşam formu olduğunu anlatan harika bir kitap. Harika olması, yaratıcılık konusundaki diğer kitaplar gibi ‘ilham’ ya da ‘yazar tıkanıklığı’ndan değil, günlük hayattan bahsetmesinden kaynaklanıyor. Asla ama asla yaratıcı işiniz için, gerçek işinizi bırakmayın, diyor mesela. Çünkü yoksa yaratıcılığınıza ‘Benim için para kazanmalısın!’ diye bağırırken bulursunuz kendinizi ve yok yere bunalıma girersiniz, yaratıcılığınızın şevkini kırarsınız diyor.

2023’e girerken, geçen sene olduğu gibi kendimi yine inzivaya çekmek ve tüm bir günü, bu kitabı da yanıma alarak, defter ve kalemimle kendime ayırmak istemiştim. Bu gün için izin aldım, özene bezene önden planladım ve tabii özene bözene önden planlanan her şey gibi, planlar son dakika bozuldu. Bir gün önce oğlum hasta oldu ve o günden bu yana kendime bir bütün gün ayırmak değil, birkaç dakikayı zor ayırır oldum. Belki bu sene bu ‘ilham ve 2023 dilekleri’ günü Ocak ayına kalacak, ama bu yıl için yine bir karta, bir maddelik ‘yıllık hedef & dilek’ yazacağımı biliyorum. Henüz ne olduğunu bilmiyorum, damıtılacak. İkinci kitabımın taslağını şimdiden yazıyorum, ama bu kitap ve düzenli yazma işinin kredisini 2022’ye veriyorum. 2023’ün hayali de bambaşka bir alan olmalı, başka bir yerde konfor alanımdan çıkmaya beni zorlamalı.

Hepimize iniş çıkışlarıyla günün sonunda elimizde güzel bir tortu bırakacak bir 2023 dileğiyle.

Yeni yazıları ilk siz okumak ister misiniz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir